

 |
|
CENGİZ AKTAR
Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi
Member of Faculty at Galatasaray University
AB'NİN YENİ TÜRKİYE POLİTİKASI
AB'li liderlerin, Türkiye ile ilgili kararı yorumlarken kullanmaya çabaladıkları müspet sözcüklere eşlik eden kararmış yüz ifadelerini gördünüz mü? Avrupa basını Kopenhag kararını sözbirliği etmişçesine ve Avrupa'ya bakışına göre kâh sevinerek kâh endişeli bir dille ama hep menfî olarak yorumladı. Burada ise karar, marazî bir Polyanna'cılık ve tevekküle ilaveten alaturka bir "halkın moralini bozmama" kaygısıyla sıcak bir kabul gördü. Kopenhag kararı 1993'den bu yana genişleme babında alınmış kararların en vizyonsuzu, Türkiye hakkında alınan kararların en talihsizi ve genişleme pratikleri açısından da en tutarsızıdır. Ama kararın böyle olmasının mantığı da yok değildir.
Karar vizyonsuzdur zira AB, GISCARD'ların dile getirdiği zihinsel sınırları aşamamaktadır. Karar talihsizdir zira eğer 2004 konusunda ciddì olunsaydı 2004'ü hazırlayacak teknik, malî ve siyasî destek konusunda 20. paragrafta belirtilen fasa fiso yerine hükûmete ve topluma gerçekten destek olacak güçlü bir paket önerilirdi. AB gayet açık bir dille AKP hük�metinden, AB ile bütünleşmeyi temenni eden tüm toplum katmanlarından ve genel olarak Türkiye'nin değişim sürecinden maddî ve manevî desteğini esirgemiş bulunuyor. 3 Ağustos kararlarının arkasındaki rüzgarı tam kesmese bile hafifletmiş bulunuyor. Aralık 2004'e uzanan zaman zarfında toplum elle tutulur, gözle görülür, somut bir AB gerçeğinden ekonomik, toplumsal ve politik anlamda mahrum olacak ve iş giderek tavsama tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır. Bu tehlikeyi gören ve bunu bertaraf etmeyi amaçlayan hiçbir ifade sonuç bildirgesinde bulunmuyor. Ve karar tutarsızdır zira birkaç gün sonra gireceğimiz 2003 yılında Türkiye'nin siyasî uyumda adım atamayacağına, Komisyon'un her yıl yazdığı ve 2003'de de yazacağı İlerleme Raporunu hiçe sayarak, kesin gözüyle bakmaktadır. 2003'de müzakerelerin başlamasının imkansızlığını "genişlemenin hazmı"na bağlayan tesellinin ise hiçbir teknik dayanağı mevcut değildir.
1999'dan bu yana söylendiği gibi "Siyasî Kriteri yerine getirin bakarız" lafına 2004 eklendiği için bunu yenilik olarak algılamak, bu karar bile olmayan kararı iyiymiş gibi göstermek, Kopenhag'dan ders çıkaramama, Türkiye'nin müstakbel AB ilişkilerinde neyi nasıl pazarlık edeceğini bilememe ve yanlış yapmasını bugünden hazırlama anlamına geliyor. Zira burada artık temel bir sorun var: AB, Türkiye'nin üyeliği konusunda, Helsinki'de aldığı cesur kararın arkasında bin bir nedenden ötürü duramadığı gibi giderek gerisine düşmektedir. Kopenhag'da Türkiye'yi AB'ye perçinleyecek olan müzakerelere başlama kararının alınamaması, AB'nin Türkiye'nin tam üyeliği perspektifinden kurtulma yolunda attığı bir geri adımdır. Zira iki yıllık sürenin sonunda beklenilen, ucu açık ev ödevi listesini hiçbir ahval ve şeraitte kusursuz olarak yerine getiremeyecek olan ve toplumun AB üyeliğini neredeyse unutmuş olacağı Türkiye ile "özel statü"de anlaşmaktır. Bu sürecin kilometre taşları ve emareleri giderek daha gözle görülür hale geliyor.
Hep farklı aday Türkiye
Türkiye 13 aday arasında müzakere sürecine dahil olmadan ve neredeyse tamamen kendi imkânlarıyla üyelik hazırlıklarını sürdüren tek ülkedir. Aday ülkelerin hazırlığı açısından müzakere sürecine dahil olmak, geri dönüşsüz bir AB perspektifine sahip olmak ve dolayısıyla AB kurumlarının teknik ve malî alanlarda tam desteğini almak demektir. Zaman ve mekan sınırlamaları göz önünde bulundurulduğunda ne örokratlar, ne üye ülkeler bürokratları ne de hazırlıktan sorumlu diğer AB kurumları müzakere etmeyen ülkeye vakit ve nakit ayırır. Ayırsa dahi o ülkenin ve bu durumda Türkiye'nin, hiçbir önceliği yoktur. Bu zamana kadar Kopenhag Siyas” Kriteri'ndeki tıkanıklıktan ötürü müzakerelere başlamamış olan Türkiye hazırlıklarını böylesine elverişsiz bir ortamda yapmaya çalışıyor ve dolayısıyla da yapamıyor.
Ancak Siyasî Kriter'deki zaaflara rağmen tüm müktesebat konularında hazırlık sürecinin sürmesi gerekiyor. ‚ünkü bir ülke sadece siyasî reformlarla uğraşamaz, ayrıca eğer sonunda üyelik gerçekleşecekse tarımdan ulaştırmaya, balıkçılıktan telekomünikasyona kadar yapılacak düzenlemelerin şimdiden AB mevzuatıyla uyumlu olması gerekiyor. Bu çerçeve göz önünde tutulduğunda AB kurumları ve ülkelerinin Türkiye'nin genel hazırlığı konusunda ne kadar gönülsüz oldukları görülecektir. Yüz bin sayfaya yaklaşan müktesebatın çevirisi, çevirilen mevzuatın ulusal mevzuata yeni yasa ve yönetmelikler vasıtasıyla uyarlanması, uyarlanan mevzuat için gereken kurumların kurulması, işe yaramayanların lağvedilmesi, bu kurumlarda ve genel olarak mevzuat uygulamasını gerçekleştirecek görevlilerin eğitimi ve mevzuatı kullanacak olan toplum kesimlerinin bilgilendirilmesini kapsayan bu muazzam şantiyenin altından hiçbir ülke bürokrasisi, AB kurumlarının desteği olmadan kalkamaz. Ancak bu işlere başlamak için dahi Türkiye'ye verilen teknik ve malî destek diğer adayların müzakerelere başlamadan aldığına hiçbir surette eşdeğerde değildi.
Türkiye, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin yararlandığı karşılıksız malî kaynak (PHARE, ISPA, SAPARD) kapsamında değildir. Sadece bu ülkelere mahsus olduğu söylenen bu kaynakların dışında tutulmasına ve hazırlık için muazzam ihtiyaçları olmasına rağmen Türkiye'ye herhangi bir ad hoc destek verilmedi. Teknik destek konusunda, örneğin üye ülke ile aday ülke memurlarını mevzuat uyumu amacıyla bir arada çalışmasını sağlayan yüzlerce "eşleştirme" (twinning) programından sadece on ikisinin bu yıl Türkiye ile başlatılması öngörüldü ancak bunlar hayata geçirilemedi. Komisyon'un Ankara'daki temsilciliği ancak 2002 başından itibaren yeterli insan kaynağına sahip oldu. Toplam yüzölçümü 1.087.000 km2 olan diğer adaylara aynı hizmeti 12 temsilcilik
verirken, Türkiye temsilciliği tek başına
Ankara'dan 780.000 km2'ye yetişmeye çalışıyor. Ne İstanbul ne de başka önemli kentte şubeleri var. Müktesebat uyumu için kurulan sekiz alt komitenin imkansızlık ve hedefsizlikten dolayı pek bir iş yapamadıkları malum. Bu kör topal yürüyen hazırlık çalışmaları sonucunda bırakalım mevzuat uyumunu, 100.000 sayfalık müktesebatın bugüne dek ancak 5000 sayfası tercüme edilebildi.
Brüksel çıkışlı bazı resmî belgelerde dahi, Türkiye'nin adaylığından söz edilmezken, Helsinki'den itibaren Türkiye'nin Birlik programlarına dahil olup olamayacağı konusunda bir karmaşa hüküm sürdü. Diğer taraftan örokrasi Komisyon'un "Genişleme için İletişim" girişimine Türkiye'nin dahil olmasını uzun süre engelledi. AB konusunda burada ve orada yapılması gereken bilgilendirmenin önemi ve aciliyetine rağmen bu bütçe ancak bu yıl başında çalışmaya başladı. Komisyon'un yaşamsal önem taşıyan iletişim stratejisi, yavan bir süreli yayın çıkarmak ve temsiliyeti olmayan belli kişi ve siyasî gruplarla sınırlı bir diyalog kurmaktan öteye gidemedi. Diğer taraftan, Avrupa'nın siyasî sorumluları Türkiye'yi çok nadiren, o da bazı yangınları söndürmek için ziyaret ettiler. Helsinki Zirvesi'nden beri yalnızca Almanya, Hollanda, İsveç ve Yunanistan, Türkiye ile AB ağırlıklı ortak çalışma yaptılar.
3 Ağustos'tan 13 Aralık'a
Gelelim bugünlere. AB yetkilileri ne derse desin geçen yazdan bu yana ve özellikle 3 Ağustos sonrasında Türkiye'ye özel yeni bir genişleme uygulaması başlamıştır. Bu uygulamada "ille de tarih" isteyen Türkiye'nin katkısı, AB'nin işini kolaylaştırdığından, elbette var. AB Kopenhag Siyasî Kriteri'nde yeterince güçlü bir irade beyanında bulunmuş ülkelerle müzakere süreci başlatırken, devrim niteliğindeki 3 Ağustos yasalarını bilerek ya da bilmeyerek görmezden geldi, bunları herhangi bir siyasî reform gibi algılamakla yetindi. Bu tavırda Komisyon yetkililerinin birikimsizliği kadar Türkiye'ye duyulan uzak ilgi de rol oynadı. Ama AB, 3 Ağustos kararlarından bir anlamda rahatsız oldu ve hızla tüm yetkililerinin ağzından Siyasî Kriterde yetersizlik ve uygulamada eksiklik temasını işlemeye koyuldu. Halbuki Kopenhag Siyasî Kriteri'nin Kopenhag Ekonomik Kriteri gibi kesin tarif edilmiş ve imzalanması istenen birkaç uluslararası anlaşma ve genel insan hakları standartları dışında kontrole tabi tutulabilecek müktesebatı ve kıstasları mevcut değil. Bu kriterin ucu, tıpkı demokrasi gibi, açıktır. Niyeti bozuk bir muhatap isterse, hele Türkiye için, ebediyete kadar eksik, gedik bulabilir. Uygulama ise tüm diğer adaylarda yapıldığı gibi müzakere/hazırlık süreci içinde gerçekleşir. Komisyon'un gerekçe arayışlarının temel nedeni müzakere sürecini mümkün mertebe ileriye atmaktı. Nitekim bu tavır 9 Ekim'de yayımlanan İlerleme Raporu'nda dolaylı olarak resmîlik kazandı. Komisyon Türkiye ile müzakerelerin başlamasını tavsiye etmedi. Üstelik Ekim ve Kasım aylarında özellikle sivil toplumun olağanüstü çabalarıyla Avrupa'nın gündemine oturan Türkiye'nin üyelik sürecinin bulduğu her müspet yankıya, Komisyon'un Genişleme Genel Müdürlüğü sorumlularınca AB kamuoyları ve parlamentolarına yönelik üstü kapalı ama sonuçta hep müzakerelerin açılmaması temasını işleyen beyanatlarla karşılık verildi. Özellikle VERHEUGEN bir misyoner ruhuyla müzakere kararına karşı gazete gazete, parlamento parlamento dolaştı.
Komisyon 1999 yılı sonunda yayımladığı tüm adayları kapsayan Karma Belge'de (şimdiki Strateji Belgesi) yeni katılım stratejisini şu sözlerle ifade eder: "Komisyon, katılım müzakerelerinin açılması ve yürütülmesi, ve müzakerelerin aday ülkelerin üyeliğe hazırlık çalışmalarına paralel bir şekilde ilerlemesini sağlamaya yönelik bir strateji teklif etmektedir. Bu yaklaşım, (...) adayların hazırlanma çabalarını teşvik edecektir. Müzakere ve hazırlık süreçleri arasında paralellik sağlamak, Katılım Antlaşmaları'nın onaylanmama riskini azaltacaktır." İşte Türkiye, İlerleme Raporu'nun yayımlanmasıyla birlikte bu sürecin dışında bırakılmış ve artık farklı bir yöne doğru teşvik edilmektedir.
Özel statüye doğru
Kopenhag'ı, 9 Ekim'de yayımlanan İlerleme Raporu ve Strateji Belgesi'nin mantık silsilesi dahilinde ele almak gerekiyor. Nitekim Kopenhag sonuç bildirgesinin 20. paragrafında belirtilen "Gümrük Birliği'nin kapsamının genişletilmesi ve derinleştirilmesi" ifadesi, tüm adayları ele alan Strateji Belgesi'nden alıntıdır. Bu ifade "özel statü"ye giden yoldaki önemli bir kilometre taşıdır. Türkiye'yi nispeten iyi bilen ve PRODI'nin danışmanı bir örokratın ısrarla üstünde durduğu "özel statü" özellikle iş çevrelerine benimsetilmeye çalışılıyor. Özel statüyü kabul etmeye razı olanların ise iki hesabı var. İlkin aralarında AB normlarının iş ilişkilerine getireceği zorunlu iyileştirmelerin rekabeti engelleyici olduğunu düşünenler ve dolayısıyla tam uyumdan ürkenler az değil. İkincisi bu statünün öngördüğü yeni ticaret olanaklarının iyi bir fırsat olduğu sanılıyor. Bunlar maalesef ham hayaldir. Zira AB'nin, GB kararının kapsamının genişletilmesi açılımı, tartışılmaz olan üretim norm ve standartlarını üreticinin önüne koyacaktır. Örneğin sütlü mamul ihraç etmeye kalktığınızda sütü veren ineğin menşeine varan bilgileri verebilmeniz gerekiyor. Norm ve standartları tutturmanın en kolay ve masrafsız yolu da AB Müktesebatı'na yani bu konulardaki AB mevzuatı ile uyum sağlamaktan geçiyor. Nitekim GB, Türkiye'nin 1959'dan beri AB'ye üyelik yolunda attığı adımların sadece bir evresi olarak düşünülmüştür.
Özel statü, GB'den bir gömlek üstün ama üyeliğin çok gerisinde kalan, Komisyon yetkililerinin dahi nasıl uygulanacağını pek bilemedikleri, ilerde Beyaz Rusya, Ukrayna ve Rusya'ya uygulanması düşünülen ad hoc bir statüdür. Türkiye'nin muhtemelen hızla önüne koyulacak bu formülde siyasî reform mecburiyeti olmayacak. Zaten iki yıl boyunca ve şimdiden dikkate alınmayacağı söylenen 2003 İlerleme Raporu da dahil olmak üzere, reform sürecine herhangi bir somut siyasî destek vermeyeceğini açıkça belirten AB, bu anlamda tutarlı. Aralık 2004 her bakımdan "özel statü"yü hazırlamak üzere düşünülmüş gibi duruyor. Ama Aralık 2000'de imzalanan Nice Antlaşması'nda belirtilen genişlemiş Avrupa'nın kurumlarında, Mart 2002'den bu yana süregelen Konvansiyon çalışmalarında ve yeni antlaşmayı hazırlamak üzere gelecek sonbaharda başlayacak Hükûmetlerarası Konferans'ta Türkiye'nin müstakbel üyeliğinin dikkate alınmadığı ve alınmayacağı hatırlanacak olursa "özel statü" hazırlıkları epeyi önceden başlamış gibi duruyor. Bu bağlamda Avrupa Parlamentosu'nun Kasım sonundaki genişleme konulu oturumunda, daha önceleri koridorlarda fısıldanılan "özel statü" formülünün açıkça telaffuz edilmesi ve oylamada liberal grubun verdiği, Türkiye'nin hiç olmazsa adaylığını teyid eden değişiklik önergesinin reddi tesadüf değildir.
İlişkilerde ve AB projesinde yeni döneme doğru
1989 sonrasında, Yalta'da açılan parantezin kapanmasıyla doğan Avrupa'nın tekrar birleşmesi olasılığı; kıtanın nihayet kalıcı bir barış, istikrar, refah ve özgürlük kıtası olma şansını yakalamış olması; Avrupa'nın dayanışmacı felsefesinin güdümünde ve ortak değerler ile ortak çıkarlar zemininde yeni ve evrensel bir 21. yüzyıl Avrupa'sı yaratma ülküsü; "öteki Avrupa" ile birlikte "Avrupa'nın ötekisi" Türkiye'yi kucaklayacak olan genişleme sürecine tarihî ve asil bir rol yüklenmişti. Bugün gelinen yerde ise tartışma, Türkiye'nin müzakere süreci konusuyla başlayan dinsel ihtiraslara, bunların bazı ülkelerde iç politika malzemesi haline gelmesine ve yeni üyelere verilecek yapısal ve tarımsal fonların miktarındaki bakkal pazarlığına takılıp kalmış durumda.
Bu menfi gidişatın çarelerinden biri 1999'da Helsinki'de Türkiye hakkında alınan cesur kararın arkasını getirecek cesareti bugün de bulabilmekti. Ancak bugün AB'yi yönetenler bu cesareti bulamadılar, genişlemenin mühendisliğiyle yetinen kararlar aldılar ve giderek kaybolan 21. yüzyıl Avrupa'sı vizyonunu tekrar gündemlerine oturtamadılar. AB'nin gündemine 3 Ağustos'da Ankara'dan giren Türkiye, 13 Aralık'da Kopenhag'da Avrupa'nın gündeminden çıkarıldı.
Türkiye'nin müzakere sürecine dahil olması gibi hayatî kararları almaktan hoşlanmayan bugünün çapsız AB'li siyasîleri Kopenhag'da, hiçbir bağlayıcılığı olmayan muğlak bir karar aldılar. "Ben senin yüzüne 2004 sonundan önce bakmayacağım, her siyasî eksiğini kendi başına tamamlayıp geleceksin" derken aslında "Bu iş ne kadar uzarsa kopması o kadar kolay olur" hesabı yapan bir AB karşısında Türkiye'nin AB'yi kendi gündeminde tutabilmesi kolay olmayacak. Burada sivil topluma ve hükûmete elbette çok iş düşüyor. Bu güçler ellerinden geleni yapacaklardır. Ancak toplumun morali bozulmasın diye AB'nin bariz gönülsüzlüğü ve Türkiye ile kurmayı düşündüğü farklı ilişkiyi gözden kaçırmamak l‰zım. Yoksa hata yapma olasılığımız artacaktır.
Bugün AB'li siyasîlerin yaptığı gibi kamuoylarının menfî tavrından söz etmek, 1989'dan bu yana şekillenen yeni Avrupa'nın iletişiminin yapılamamış olmasını itiraf etmek ve bunun faturasını Türkiye'ye çıkarmak (CHIRAC'ın dediği gibi "Kamuoyuma zaten 10 ülkenin üyeliğini anlatamıyorum bir de sizi anlatamam") anlamını taşıyor. Ama bunu ortada hiçbir seçim ortamı veya kamuoyu baskısı yokken dile getirmek muazzam bir siyasî sahtekarlıktır.
Zira Aralık 1999'da Helsinki'de Türkiye'nin adaylığı kararı alınırken AB kamuoyları ne Türkiye ne de genişlemenin tümü konusunda daha istekli ve bilgiliydiler. 2004'e gelindiğinde maalesef daha istekli olmayacaklar. Sivil toplumun ve kamunun iletişim çabaları bu yüzlerce yılda oluşmuş menfî imajı iki yılda çok zor değiştirir. Dolayısıyla kamuoyu argümanı AB'li siyasîlerce her zaman bir kenarda muhafaza edilecek. Buna kanmamak, esas meselenin kamuoyları değil artık Türkiye'nin üyelik perspektifinin verdiği rahatsızlık olduğunu anlamamıza ve politikalarımızı buna göre üretmemize yardımcı olacak. Yeni dönemde, AB'nin riskini göze alıp unutmayı yeğler gibi gözüktüğü Kıbrıs meselesi (şu Almanlar'ın buluşu olan talihsiz "Doğu Alman modeli" lafı hakikaten Sovyet buzulunu çağrıştırıyor) belki ANNAN Planı çerçevesinde ABD'nin baskısıyla çözülür ya da çözülmez.
Diğer taraftan artık pek AB'nin demokratik gündemindeymiş gibi durmayan Türkiye'nin siyasî sorunlarının Suriyevarî bir istikrarı garantileyecek herhangi bir iktidarla hal edilmesi de pek çok AB'li siyasînin kafasındaki pragmatik çözüm gibi görünüyor. Otoriter bir Rusya ile birlikte pekala yaşayan AB'nin, ABD'nin bölgesel jandarması olmuş otoriter bir Türkiye ile ticarî ilişkilerde bulunmasının bir etik sakıncası elbette olmayacaktır ama bundan böyle bizim için esas olan AB'nin niyetleri iyice ortaya çıktıkça tüm ilişkileri kapsayacak soğukkanlı bir gözden geçirmenin zaman kaybetmeden gündeme getirilmesidir.
Ülkenin istikbalini karartacak bu olası nahoş gelişmeler belki buraları anladığından dem vuran gelecek dönem başkanı Yunanistan'a son bir kez anlatılabilir. Türkiye'yi göz göre göre dışlamaya hazırlanan ve böylelikle telafisi zor tarihî bir hata yapmak üzere olan AB'den önümüzdeki altı ay içerisinde, muhtemelen Kıbrıs meselesinde Türkiye'yi gerçek bir aday olarak kabul edecek bir tebdil-i karar istenebilir. Zira bugün AB dinamiğinden yararlanmak AB'nin müstakbel gelişiminde, Kopenhag kararını alan basiretsiz AB'li siyasetçilerin hiç anlamadıkları kadar katkısı olacak Türkiye'nin hakkıdır.
EU'S NEW POLICY ON TURKEY
The European press has interpreted the European Union's Copenhagen decision on Turkey as a negative decision. The decision itself lacks vision, is the most unfortunate decision taken about Turkey and is the most inconsistent decision on enlargement. The Union is clearly denying the AKP government, all groups of society which hope to be integrated with Europe and Turkey in general all material and immaterial support. Until December 2004, Turkish society shall be deprived of a tangible, concrete EU reality in economic, social and political terms. For innumerable reasons, the Union is unable to back up the courageous decision it took in Helsinki about Turkey's membership. Turkey is the only candidate country that is not included in the negotiation process and is preparing for membership with its own means only. It has been unable to start the negotiations due to the bottleneck in the Copenhagen Political Criteria; it is now preparing for membership under such unsuitable conditions.
However, Turkey needs to start the acquis process in spite of the weaknesses in the political criteria. It cannot focus on political criteria only; it should harmonize its regulations in many fields ranging from transportation and fishing to telecommunication. Turkey is not included in the financial aid programs (PHARE, ISPA, SAPARD) offered to Central and Eastern European countries; neither is it receiving ad hoc support although it is in great need. None of the twinning programs for technical support that the Union had envisaged to start with Turkey have been realized yet. Some documents issued by Brussels do not even mention Turkey's candidacy and there is continuous chaos about whether Turkey will be included in the Union's programs. While the European Union started the negotiation process with countries that have demonstrated their political willingness sufficiently, it has chosen to ignore the revolutionary laws adopted in Turkey on the 3rd of August.
Europe was determined to create a new and global Europe of the 21st century, driven by solidarity and common values and interests; it had adopted a historical role in its efforts to bring together "the other Europe" with "Europe's other", i.e. Turkey. We are now stuck at a point where the discussions focus on religious ambitions and their use for domestic politics and where there is solely bargaining on structural and agricultural funds for new members.
|
|